Çevgan / İronilojik" /> Çevgan / İronilojik" />

Cumartesi, Mart 22, 2008 

Mülkiyeliyim, yakışıklıyım, üstelik Cumhuriyet okuruyum!


A. Turan Alkan





"Gülünesi şeylere şahit olup nasıl ciddi yazı yazarım?" diye dertlenen yazının mürekkebi bile kurumadan, güüüm, buyrunuz: Türk seçmeninden yarısının kalbini incitmekten çekinmeyen Savcı Beyimiz, "Global sermaye aktörlerinin canı sıkılmasın, hafta sonu borsa tepetakla aşağı yuvarlanmasın" diye olsa gerek, bir ince fikirlilik gösterip iddianâme-muhtırasını cuma mesai saatinin bitimine denk getirince, bir duygu insanı olarak gözyaşlarımı zaptedemedim; bir güzel ağlayıp sâkinleştikten sonra, "Ey Globalizm, nelere kadirsin!" diye derin düşüncelere daldım; uyumuşum. Ertesi sabah ilk iş, hiç yapmadığım bir şey yaptım; gazete bayiine, "Ver bir Cumhuriyet; damardan olsun" dedim. Gazeteci, "abi, sen de mi?" dercesine baktı; "boşver bi kerecikten bi şey olmaz" dedim. Bir baktım, ortaya karışık cinsinden "Kapatma davası" diye sade suya tirit bir manşet. İçimden "belli ki uyanamamışlar; neyin nesidir, biri bizi işletiyor olmasın sakın" diye temkinli bir başlık koymuşlar diye düşünüp iç sayfalara geçtim. Bir de ne göreyim: 11. sayfada "Küba'da elektrikli aletler serbest" diye bir haber. Meğer Fidel'in ufak biladeri Raul (Real Madrid'in santrforu olan Raul'le karıştırmayınız; çocukların erişemeyeceği serin bir yerde tutunuz), elektrik üretimindeki dar boğazı Venezuella'dan tedarik olunan ucuz petrol marifetiyle aşınca, -sıkı durunuz- bilgisayar, DVD oynatıcı, ufak ekran Tv alıcısı, mikrodalga fırın -ve bir daha sıkı durmanızı recâ ederim-, elektrikli düdüklü tencere ve bilumum elektrikli pilav tencerelerinin kullanılmasına dair bir genelge yayınlamış; klima ve elektrikli fırınların serbest bırakılması ise önümüzdeki yıllarda düşünülebilecekmiş!
Derken alışkanlık mı oldu nedir, tuttum dün sabah da bir Cumhuriyet istedim gazeteciden; çocuk beni tanıyor, etraftan kimse görmesin diye sağı solu kolaçan edip Cumhuriyet'i bir başka gazetenin magazin ilavesinin arasına sarıp verdi. "Türkiye'de mahalle baskısı yoktur" diyenler ibret alsın...
Baktım, ilk sayfa eteğinde "Yalçınkaya'nın dedesi Şeyh" diye bir haber kutusu; müşarünileyh'in anne tarafından dedesi Nakşibendi Şeyhi Kürt Hacı Ali Efendiymiş; ayrıca hiç ilgisi olmamasına rağmen analizci yazar, Urfa'nın yetiştirdiği laikçi, ilerici, aydın din adamlarından da bahsetmiş (Şeyh Saffet meselâ) Suut Kemal Yetkin de Şeyh Saffet'in oğluymuş. Yazar bu garip bilgi salatasını şöyle te'lif ediyor: "Atalarının Kürtlük ve Nakşilikle ilgisine karşın Abdurrahman Yalçınkaya'nın ailesi tipik bir Cumhuriyet ailesi olarak biliniyor". Bu cümledeki "karşın" kelimesi üzerinde bir teşehhüd miktarı düşündükten sonra, koca Cumhuriyet gazetesinde Nakşilerin lehinde kaleme alınmış bir başka cümle daha çıkar mı acaba diye merak ettim, arka sayfaya baktım, tam sayfa rakı ilanı, "Keyifle ve kararında içiniz" diyor.
Rahmetli annem Nakşî idi; oradan bilirim; Nakşîlerin yegâne meşrûbatı çaydır; ille de semâverde olacak, semâver de muhabbetinden inim inim inleyecek...
"Bayram değil seyran değil; Cumhuriyet'in bu Nakşilik muhabbeti nereden derpîş etti" diye ikirciklendim; meğer Dinci basının gazetecileri Urfa sokaklarında dedektifçilik oynamaya, Savcının soyunu-sulbünü tahkike başlamışlar imiş; Cumhuriyet de elini tez tutup, bizi bir güzel aydınlatıyor.
Haydii... sen ol da gözyaşlarını zaptet bakalım. Diyeceksiniz ki, iddianame-muhtıra ile Küba'da düdüklü tencerenin serbest bırakılması arasında ne alâkâ var ki, yazar daldan dala konup ota çiçeğe ağlayıp durmaktadır. Aziz okuyucu, ağlamak, gülmenin son kertesi, ifrât hâli, galeyan mevkiidir de ondan...
...
Bunlar işin gırgır faslı; diyorum ki, şu curnatada işveren ve global sermaye muhitleri şu cool duruşumu dikkate alıp beni desteklerler mi acaba dersiniz? Mâlum: Mülkiyeliyim, dürüstüm, yakışıklıyım, iki günden beri de Cumhuriyet okuyucusuyum; eee?..

Zaman, 17 Mart 2008

 

Kadının adı var


Engin Ardıç



Çok bayatlamış bir numaradır; saf olduğumdan değil, tam tersine, itliğine attım bu başlığı...
Yazıda bir kadından söz edeceğini çaktırır, hem Duygu Asena'nın ünlü eserine gönderme yapar, hem de feministleri gıdıklamış olursun bu başlıkla.
Hayır, merhumeden değil, başka, canlı bir kadından söz edeceğim.
Kadının ülkesi de var: İran.
Kadının elinde kadıdan kapı gibi mahkeme ilamı da var: Kocası ona 124 bin gül almaya mahkûm edilmiş!
124 değil, 124 bin... Rakamla 124.000... (Binler hanesini noktayla mı ayırıyorsunuz, virgülle mi? Avrupalı mısınız, Amerikalı mı?)
Kocasının "çok cimri" olduğu iddiasıyla mahkemeye başvurmuş. ("İddaa" yazılmaz ayılar.)
Adam o kadar cimriymiş ki, yemeğe gittiklerinde kadının "kahve parasını" bile ödemiyormuş.
(Aaa! Orada da kadınlar ve erkekler "yemeğe çıkıyorlarmış" yahu! Biz bunları hepten hayvan sanıyorduk!... Hadi söyleyin söyleyin, korkmayın, yazmam.)
Çeyiz bedelini istemiş: 124 bin gül.
Ben de ilk eşime laf ola 50 altın "mihir" ödemeyi kabul etmiştim, "mihr-i muaccel" mi "mihr-i müeyyel"mi her ne karın ağrısıysa... Çulsuzdum, ödemedim, üstüne yattım, bugünkü değeriyle 130 bin yeni lira falan tutuyor, oh canıma değsin. Medeni Kanun'a göre, isteyemez! Şeriat yürürlükte olsaydı, çatır çatır alırdı. Yaşasın Mahmut Esat Bey!
İranlı kadın almış. 124 bin gül, aşağı yukarı 200 bin dolar tutuyormuş.
Fakat adamcağızın varı yoğu yalnızca 64 bin dolarmış, gülleri nereden ve nasıl alacak, Hafız'ın Kabri'nden mi derleyecek, Sadi-i ŞirazGülistan'ından mı koparacak, belli değil.
64 bin dolarlık bir evi varmış, mahkeme ona el koymuş. Satılacak, bedeli kadına ödenecek. Üstünü nereden bulacak, bilinmez.
Fakat bizimkiler burada çeyiz hesabını, pardon, "başlık" hesabını beşibiryerde, tarla, öküz ya da bakır bakraç üzerine tutuyorlar, orada gül üzerine... İnceliğe bakınız.
Petrol, halı ya da havyar değil, çay da değil, gül üzerine.
Aaa! Orada kadının haklarını koruyan yasalar da varmış! Biz bunları hepten hayvan sanıyorduk!... Hadi söyleyin söyleyin, korkmayın, yazmam.
(Bak bak bak! Alçak yazar, hükümete yağ mı çekiyor yoksa? Para da kazanmış... Gazeteci dediğin çay ve simite çalışır, ya da "bedava stajyer" olarak Babıali çakallarına kendini sömürtür... Bu adam emeğinin hakkını arıyor, hiç olmazsa ilkokul mezunu bir taksi plakası sahibi kadar para kazanabilmek istiyor... Liboş herif!... Liboşluk çok kötüdür arkadaş, ibnelik gibi bir şeydir!... Üstelik herif demokrat, biz çok şükür cumhuriyetçiyiz, öyle kaka bir dünya görüşüne sahip değiliz...)
Kadına dönersek, kadının adı hepten de yok değilmiş.
Bu haberi veren gazetenin adı: İtimad. Yani, Güven.
(Gülün gülün, "İtimad" diye gazete olur mu yahu? Hürriyet, Milliyet, Cumhuriyet olur, İtimad olmaz. Bizimkilerin isimleri çok batılıdır, o doğulu.)
Adamın adı: Şahin.
Kadının adı da, sıkı durun: Hengâme!
Resmini görmedim ama, belli ki bu Hengâme, bizim burada yaşadığımız hengâmeye benzemez.

Sabah, 5 Mart 2008

 

Ofuna Of

Engin Ardıç


Serdar kardeş... "Engin kardeş" numarasını bırak... Senden üç yaş büyük olduğuma göre, "kardeş" küçümsemesi yakıştı mı, otur düşün...
(İyi de, biz buraya bir gün birtakım ağabeylere öbür gün birtakım kardeşlere laf yetiştirmeye mi geldik yahu?)
Serdar kardeş... Yönettiğin gazeteden ayrılmama "siyasi-sosyal bir kılıf aradığımı" yazmışsın..
Hayır, kılıf aramıyorum. Belirleyici nedeni herkese açıkladım: Sizin verdiğinizden daha çok maaş veriyorlar.
İkincisi de, Sabah'ın her bakımdan sizin "iki misliniz" olması tabii.
Şunu da açıklığa kavuşturalım: DEDİKODUSUNU YAPTIĞINIZ VE BUNA BİRTAKIM POLİTİKACILARI DA İNANDIRDIĞINIZ RAKAM, PALAVRADIR... ŞEREFİM VE NAMUSUM ÜZERİNE YEMİN EDERİM Kİ, SABAH GAZETESİ'NDEN YA DA HERHANGİ BİR KİŞİ YA DA KURULUŞTAN 500 BİN DOLAR ALMADIM.
Ağzımı açmayacak, iftiraları ve hakaretleri sineye çekecektim ama, dayanamadım işte.
Fakat bir yan nedeni de var, üçüncü sırada gelir ancak, o da, Şirin Sever'e de söylediğim şeydir: Senin gazeten, ben girdiğimde liberal ve demokrat bir gazeteydi, ben çıktığımda ulusalcı. "Burası büyük gazetedir, her görüşten yazar vardır" numarasını kimse yemez, boşuna uğraşma, herkes gülüyor...
"Bu benim için yeni bir haber" demişsin, bu cümlenin bir tek anlamı var: Ben kendi gazetemi okumuyorum!
Acaba ulusalcı bir çizgiye gelmediğiniz için mi, benim yerime düşündüğün iki isim Bekir Coşkun ve Nihat Genç oldu, ha? Gazetene demokrasi mi katacaktı bu isimler?
Serdar kardeş... Unutmadan... Bir üst kata çık, orada bir adaşın var, Serdar Çaloğlu, ona benden selam söyle.
Fakat, güvenilir ve sözünün eri bir adam değildir, ilişkilerinde dikkatli ol!
Çünkü bana telefonda "tazminat istemeyeceğini" söyledi, "dostça ayrılalım" dedi, arkasından noter kanalıyla "ihtarname" gönderdi. Lafını çiğnedi. Üstelik "kıstelyevm esasını" kabul ettiği halde şimdi yan çiziyor.
Gazeteniz, 16 Şubat günü kendisinde yayınlanan veda yazımdan haberi olmadığını iddia edebiliyor! Çaloğlu, bu yazıdan iki gün önce, 14 Şubat günü yaptığımız görüşmeyi yok sayabiliyor! Beni birdenbire Sabah'ta görünce şaşırmışlar! Vah vah vah...
Şimdi mahkemeye gideceğiz ve son sözü hâkim söyleyecek.
Bunda sanırım senin uyuz ve gıcık mizah anlayışınla arkamdan "Engin trilyoner oldu" yazmanın etkisi olmuştur... Bu saçmalığı ciddiye alacaklarını düşünmedin.
Sana hemen her yemek yediğimizde "bu sefer de benden olsun" dediğimi unutup, "ne demek efendim, gazete ödesin" dediğini unutup, arkamdan beni "beleşçi" töhmeti altında bırakacak laflar etmekten de utanmadın.
Şaka olarak söylediğim "Petrus ısmarlamam, Köpeköldüren ısmarlarım" sözümü de "Engin zengin olmayı hazmedemedi" şeklinde saçmalayacak kadar arkandan anladın.
Serdar kardeş... Yazık ettiniz... Uyuzluk ettiniz... Çamurluk ettiniz...
Dost olmak istemiştim, istemediniz... Canınız sağolsun...
Yemek falan yemeyeceğiz. Selam verir miyim, bak onun da garantisi yok ha...
Şunu da bil: Aç kalsam, sokaklarda sürünsem, bir daha o gazeteye dönmem. Siz bunu yaptıktan sonra, dönmem.
Önce şubat ayından bana olan borcunuzu, içeride kalan, üzerine yattığınız yarım maaşımı ödeyin de ondan sonra bana ders vermeye kalkın, e mi?
"Para işlerine karışmam" diyorsan, "benden genel yayın yönetmeni olmaz" anlamına gelir ki, onu da ben bilemem.
Ben bir "centilmen anlaşması" yaptığımızı sanıyordum, yanılmışım. Öyle ya, bir anlaşmaya centilmen anlaşması diyebilmek için iki tarafın da centilmen olması gerekir!

Sabah, 6 Mart 2008

 

Ağbim benim! Nolur barışa dair bi nefes ver ağbim!


Perihan Mağden



Bülent Ersoy 1 sürü tutumuyla, lafıyla hakkaten Siyaseten Yanlışçılığın kitabını yeniden yazmıştır. Vesilelerce.
AMA: kalktı cesaretle ve hakkaniyetle, son derece doğru laflar etti. Yüreğinden koparak. Ayrıca.
Âlmanya'da (hani bu kelimenin ilk 'a'sını şapka'layarak söylüyo ya B.Ersoy) geçirdiği yıllarda, bir nevi 12 Eylül sürgününde- 'Birol bey' adlı sevgilisinin Alman bir hanımdan doğma oğluna (Barış'tı yanılmıyorsam çocuğun adı) yıllarca ve yıllarca aşırı bir anne şefkati ve ilgisiyle bakmıştı. Yıllarca, Barış'ın harbiden anneliğini yapmıştı.
Ayrıldıklarında Birol bey "Barış'ı artık göstermicem" filan yaptığında da -yine harbiden- ne biçim sarsılmıştı.
Cem Adler'le olan 'Sübyancıyım. Evcimenim' temalı evliliğinde de "Ben Japone tipliyim. Şöyle Japonya'dan, Tayland'dan bir bebek evlat ediniriz artık" beyanatları hafızamdadır. (Bu Popüler Kültür Ucubiklikleri Hafızası'na da şapka (silindir) çıkartılır. Rezalet yani!)
Demem odur ki: 1 transseksüel olması Ersoy'un, analık duygularından/içgüdülerinden nasibini almadığı şeklinde görülemez/yorumlanamaz.
Diyelim, babalık sevgisiyle/samimiyetiyle etti o lafları. Mühim olan: samimi olmasıydı.
Ve de memleketi turnusolladı laflarıyla.
Bir sürü kibar/latan/için için akan faşist, hemen rengini belli etti.
Ben buz tutmuş bir gölün üstünde açılan Hakikat Delikleri olarak görüyorum böyle lafları, eylemleri.
Kimden gelirse gelsin; o kalın, o buzzdan, o soğuk ve yanıltıcı satıhta bir delik açılıyor mu, hakikatin suları beliriyor mu? Beliriyor!
Mühim olan BUDUR.
Haz'a beyefendi köşeci Derya Sazak ise Sessizliklerin Efendisi Orhan Gencebay'ı sorgulamış sütununda. Cuma günkü.
BATSIN BU DÜNYA! isyankâr (pasif) mısralarını yaratıklandıran Orhan Gencebay, Ersoy'la-Gündeş arasında cereyan eden 'Klişe, Hakikatler'e Karşı' maçında, neden suskun (ve o denli puskun) kalmışmış?
Orhan Gencebay'dan 50-60 yıldır nafile yere ümitlenmelerin, halkın isyanını dile getiren süper sanatçı kisvesine dair, sonu gelmedi. Gelemiyor. Anlaşılan gelmeyecek.
Bu memlekette yeter ki sizi birileri (diyelim: Sakal Meşhur Hoca) 'Halkın İsyanı', 'Varoşun Sesi', 'Underdog'un Hıçkırıkları' diye lanse etmesin-
İstediğiniz kadar Karadeniz Mafyası'yla takılın, istediğiniz kadar Ağır Milliyetçi Ağbiler'in düğün derneklerinin 1 numaralı konuğu olun, istediğiniz kadar borsada sepkülasyondan soruşturulun, istediğiniz kadar Sevim Emre lakaplı şahsiyetin hayat arkadaşı olun-
Hayır! Yine de 'Ezilenin Nefesi', 'Altta Kalanların İsyanının Sazı' olarak bi şeyler bi şeyler- Hem de hayatta, kedikedi olalı bir adet fare filan tutmadığınız, hep ortadan gidip hiçbir doğrunun sesine tercüman olmadığınız, bir Ahmet Kaya, bir Sezen Aksu filan, hiçbir 'muradı belli'den bir zahmet olmadığınız halde-
Hep bir ümit, hep bir yakınmaca, hep bir beklenti- 'Orhan Ağbi: bir ses versene.' (Daha çok beklersiniz.)
Ama umulmadık çıkış, baş yarar. Buzzzz yarabiliyor işte.
RTÜK'ün CHP'li üyesi Mehmet Dadak hem verilen uyarı cezasına (Popstar Alaturka'ya) karşı oy kullanabiliyor. Hem de "Bülent Ersoy'un sözlerine katılmamak mümkün değil", "Bir vatandaş olarak, bir kadın olarak düşüncelerini
dile getirdi" deme basiretini, bu devirde yürekliliğini gösterebiliyor.
HEM NE OLDU?
Az önce mesaj geldi cebime. TSK Kara Harekâtını (perşembe gecesi) bitirivermiş. Meğer.
Hay Allah!
ABD Savunma Bakanı Gates yurdumuza gelip de "Mümkün olduğunca kısa sürede tamamlayıp ayrılmanız çok önemli" ve benzeri laflarını (önceden de giriş olarak başka yerlerde) edince-
Bizim Savaş Efendileri "Yürrrrüüü. Anca gidersin. Bir ay da kalırız, bir yıl da" tarzı- Böyle yiğingirliğinden/tavizsizliğinden ve de huysuzluğundan-
LAFLAR, bir dolu, etmemişler miydi?
Ama tabii 'Enternasyonel Haklılık' artı 'Dış İlişkiler' und 'PR', tüm bu kahracanlıkları yaparken, süper önemli.
E, bakmışlardır Enternasyonel Âlâkalarına, özellikle ABD'yle 'nazik' ilişkilerine halel mi geliyor? Ekranlara kahramanlık nöbetlerini sergilemelerinin hemen ardından, askerimizi geri
çekmeye başlama emrini vermişlerdir.
Neyse ne. Savaş bitsin de, mühim olan o. Eylem'le söylem bu topraklarda hiçbir zaman örtüşmedi. Örtüşmeyecek, sen güzel gönlünü hiç sıkma (zaten sıkmazsın, feci biliyorum)
Orhan Ağğğbi.

Radikal, 01/03/2008

 

Aşkale zevksizliği


Murat Belge



Sevindirici bir şekilde, merkez medya, Aşkale'deki feci tören programının üstüne gitti. Hürriyet ve Sabah'ın büyük manşetleri bu olaya ayrılmıştı. Ama öteki gazeteler de aynı eleştiriyi yapmıştı.
Sevindirici, gerçekten. O törendeki 'düşmanlık' kültürünü, 'nefret' ululamasını bir yana bırakalım; çocuklara böyle 'sahneler' göstermenin 'pedagojik' isabetini de bir yana bırakalım (aslında lafın gelişi- hiçbirini hiçbir yere bırakmayalım) daha 'estetist' bir tavırla sorayım: böylesine zevksizlikle dolu, zevksiz bir hayat yaşamaya mecbur muyuz?
Bu öyle 'afakî', 'bize göre lüks' falan denecek bir kaygı değil. İçinde 'gusto' olmayan bir hayat tarzında her şey taponlaşmaya mahkûmdur.
Gerçekten nitelikli bir şeyi yaşatamaz, üretemezsiniz.
Benim kişisel anılarım çerçevesinde bu gibi uygulamalar, 12 Eylül dönemine gider. Generallerin bize, kaybetmeye yüz tuttuğumuz 'vatan sevgisi'ni yeniden aşılama misyonunu üstlendiği o yıllarda televizyonda, mahkûm olduğumuz TRT'de, durmadan, böyle zevksiz törenlerle karşılaşırdık: bilmemnerenin, bilmemkaçıncı kurtuluş yıldönümünün kutlanması. O yer, demiryolu üstünde bir yerse, asker kılıklı biri, kucağında bir Atatürk büstüyle, trenden aşağı atlar ve istasyondan kent merkezine doğru bir koşu koparırdı. Böylece, sanırım, Atatürk o beldeye gelmiş olurdu.
Beldeler genellikle Yunan gâvurundan kurtarılıyordu. Onun için önce evzon kılığında kötü adamlar görürdük. Bunlar, beyaz, yere kadar uzanan, gecelik gibi bir şey giydirilmiş iffetli, namus-u mücessem bir Türk kızını çeke çekiştire götürür (ırza geçmenin stilize ritüeli) ve bir elektrik direğine bağlar ve çevresinde Western filmlerindeki, kötü Kızılderilileri andıran hareketler yaparak dans ederlerdi. Tam o esnada 'Bizimkiler' görünürdü. Onlar, 'Kurtuluş Savaşı gazisi' kılığında olurlardı. 'Bizimkiler' tüfeklerini doğrultup ateş eder, Yunan gâvurları yerlere serilirdi.
Yere serilirken mutlaka bacaklarını havaya kaldırır ve böylece yalnız 'ölmek'le kalmaz, aynı zamanda 'nalları dikerler'di.
Günde birkaç tane 'kurtuluş yıldönümü'nü kutlayan kent çıkar, böylece biz de bu temaşayı habire seyrederdik. 'Tören'den bu gibi şeyler anlayan kafa 'özgün' bir şey üretemedği için, her kent üç aşağı beş yukarı böyle kurtulurdu.
Sokaklarda, adım başında, pleksiglas üstünde, 'Atatürk Yüz Yaşında' levhaları bulunurdu.
O yılı geçirip Atatürk 101, 102, 103 yaşına geldiğinde de aynı
pleksiglas levhalar orada durmaya devam etti. En yüce kahramanını pleksiglasla anmayı içine sindiren bir toplumda 'gusto'dan söz ediyoruz.
O zamandan bu zamana böyle 'törenler'le birlikte bu zevksizlik olağanlaştı, kural haline geldi; yani, 'zevk', bu oldu. Onun için medyanın Aşkale'deki son fecaata gösterdiği tepki, hayli gecikmiş de olsa, başta dediğim gibi, 'sevindirici' geldi.



Radikal, 07/03/2008

Çarşamba, Ekim 10, 2007 

Susturamazsınız uleen!



Ahmet Turan Alkan




Yazar: Kovulduk ey halkım, unutma bizi!
Halk: İyi de ne yapayım yani kardeşim, üzüldük, geçmiş olsun, bi dolu kınama mesajı çektik; ee daha ne istiyorsun?..
-Ben babamın hayrına kovulmadım ki ey halkım, ben sizler için şeyederken kovuldum!
-Tamam kardeşim, biz de üzüldük; sen kovulup geçim darlığına düşeceksin diye uykularımız kaçtı, daha ne yapalım şimdi?
-Üzülmekle yetinecek misin; beni bu berbat durumda yalnız mı bırakacaksın ey halkım (bkz. Küçük Emrah filmlerindeki ezilme sahneleri) Zaten ben... önemli değil, giderim yoluma tek başıma..
-Yav tamam trip yapma kaç kuruş bu kitap?
-Bana bak halkım; beni medya devleri, dolar milyarderi patronum bile satın alamadı; sen mi vereceğin üç kuruşla satın alacaksın; şaşarım aklına. Parada gözüm olsaydı, masaya yumruğumu vurup istifayı basmazdım anladın mı?
-Bi dakka; az önce kovuldum diyordunuz?
-Beni kimse kovamaz; Ertuğrul beni sırtımdan vurmadan bir saniye önce ben istifa etmiştim zaten; güvenlik kameralarında vardır bu olay, baksınlar ve iftira etmesinler. Ne diyordum?.. Abi ben bir gün böyle sabah geldim gazeteye; Ertuğrul aramış. Niye aradığını biliyorum tabii, aldırış etmedim. Az sonra bi daha: "Yav yapma bunu, sen benim halimi biliyor musun estek köstek..." dedim ki, "Ertuğrul Ertuğrul; sen değil, feriştahın gelse yazılarımı sansür edemez. İspat ettiğiniz anda çeker giderim buralardan" dedim, tırstı!
-İspat ettiler ama sonradan galiba, öyle bir şey olmuştu değil mi?
-Edemediler, ettiler, edemezler, ne ettiler; bana bak, provokatör müsün sen yav ey halkım, alıyorsan al şurdan bi kitap...
-Abi ne kızıyorsun bana şimdi be; bunca sene patronun gölgesinde yatıp el âleme bulaşırken iyiydi de niye şimdi adamcağızı karalıyorsun ki? Bugüne kadar yazdığın sıradan şeyler mukabilinde eşek yüküyle para alırken de hiç celâdet göstermedin. Bu biraz ucuz babayiğitlik olmuyor mu?
-Ah ah... Şimdi böyle olduk değil mi; ben sizler uğruna ölüm tehlikelerini göze alıp yiğitçe savaşımlar şaaparkenkene şimdi üç kuruşluk kitap için ağzınız hangar gibi açılıveriyor. Almayın kardeşim almayın. Önemli değil... Beni zaten felek vurmuş, bir de siz vurun! Fakat unutmayın ki, Anadolu'nun herhangi bir köyünün herhangi bir tepesindeki ceviz ağacının dibine kadar bu liboşlarla çatışmadan ölmem ben...
-Niye ölesin ki abi, çok yaşa fakat hiç inandırıcı değilsin; yakında talk-showcu çocuklar, turistik otellerde taklidini yapmaya başlarlarsa hiç şaşırmam. Hikâyen satmaz azizim; çünkü çok çelişki barındırıyor.
-Satar mı satmaz mı görürsün sen; ben kitapları onyüz bin milyonlarca baskı yapılmış bir yazarım...
-Yakın arkadaşlarının sırlarını yazarsan biraz meraklısı çıkar elbet; iyi-kötü, adamlar seni yıllarca 'bizden' belleyip sır emanet etmişler; fakat sandığın gibi tutmaz, bak görürsün.
-Önemli değil, paraya ihtiyacım yok benim; ben şan için, onur için, halkım için şeyapmışımdır bu şeyleri...
-Tamam işte abi, at terli, yem kesmiyor. Senin durumundan bir kahramanlık hikâyesi çıkmaz, sen bilemedin tersine kahraman hikâyesi çıkar!
-Ne yani, yazmayım mı; bu yiğit kalem sussun mu; susturamazlar; susturamazsınız uleeen!..
-Aman be abi, biz seni yazarken de bilirdik. Patronunu görmezden gelirken onun rakiplerine demediğini komazdın; adam bunca tazminat cezasını işine yaradığın için ödedi, işin bitince de kapıya koydu!
-Kapıya koymadı; ben istifa ettim; gerçekleri yazarsam Türkiye hop oturup hop kalkar, bilesiniz bunu!
-Tabii tabii, zaten çok heyecanlı oluyor abi, sen anlatırken ben bu arada bir koşu sebze haline gidip geleyim; okey?
-Kitap almadan mı gidiyorsun; biz bu baskılardan yılmayız aslanım; gerçeklerden kaçma, gel, gel; son asrın en yiğit, en savaşımcı yazarının kitabına gel vatandaş; hediyesiii!..

Zaman, 8. Ekim. 2007

 

Hak Bellediğin yola Yalnız Gireceksin

Engin Ardıç

Şimdi tutup da size Franz Schubert’in “Kış Gezisi” adlı şarkılar dizisindeki son parçanın (Der Leiermann), niçin o müzik eleştirmenlerinin göklere çıkardıkları “Der Lindenbaum” şarkısından çok daha güzel olduğunu anlatsam, beni işten kovarlar.
Tam tersine, “gazozumun kapağını açtı ama içine boşaltmadı” cümlesini yorumlasam, müşteri kazanırım ama ben utanırım.
Onun için, en iyisi, gene referanduma dönelim.
Efendim... Vatandaş iki hafta sonra bir şeye oy vereceğini biliyormuş, üstelik oyunun rengi de belliymiş (“evet” çıkacak!), ama neye oy vereceğini bilmiyormuş... Bunu belediye seçimi sananlar bile varmış.
Ben de bir yandan “hayır” oyunu savunanların gerekçelerini çok merak ediyorum... “Evet oyu verirsen göbeğini kaşıyan adamlar cumhurbaşkanı olurlar” mı diyecekler halka, yoksa “sen ayısın, kırosun, milletvekili seçimini kendin yaparsın ama cumhurbaşkanı seçmeyi beceremezsin” mi diyecekler?
Kaderlerine razı olacaklar, hiç ağızlarını açamayacaklar tabii.
Bir yandan da, referandumdan sonra kurulacak “yeni düzenin” göbeğini kaşımayanlara getirebileceği yararları bir türlü görememelerine şaşıyorum.
Dolayısıyla, bu yazım, göbeğini kaşıyanlara değil, arpacı kumrusu gibi düşüne düşüne kafasını kaşıyanlara.
Bu kaşınanlar, cumhurbaşkanını halk seçecekse bunun “Fransa’daki gibi” iki dereceli olmasını hep isterlerdi, tasarıda var.
Çünkü bu şekilde seçimi “istenmeyen adayların” kazanmaları engellenebiliyor.
Örneğin Le Pen ağır mı basmakta, solcular hemen ılımlı sağın adayı üzerinde birleşiyorlar, kazığı gene yiyorlar ama hiç olmazsa aşırı sağdan değil ılımlı sağdan yemiş oluyorlar, acısı daha hafif geliyor.
Bizde de böyle olabilir!
İlk turda kazanmak için yüzde 51 gerekiyor, ikinci turda bir fazla oy bile yetiyor.
Diyelim ki göbeğini kaşıyan adamların temsilcisi Lütfullah ya da Nurullah aday oldu, fakat yüzde 47’de kaldı... Kafasını kaşıyanların lideri Deniz Baykal yüzde 24 almış olsun, ya da 25, ya da 26, iki arada bir derede kalanların adayı Devlet Bahçeli de yüzde 24, ya da 25, ya da 26... İsterse biri otuz öteki yirmi olsun canım... Yüzde 3 de gereksiz kişilere gitsin, Barack Obama benzeri lüzumsuz adamlara. Bunlar her seçimde çeşit niyetine varolurlar.
CHP ile MHP arasında temelde hiçbir fark olmadığına göre (her ikisi de İttihat ve Terakki Fırkası’nın mirasçısıdır), ikinci turda seçimi kazanabilirsiniz arkadaşlar! Hangisi bir puan fazla çıkardıysa onun üzerinde birleşirsiniz, Lütfullah ya da Nurullah kaybeder.
Ya da “siyaset dehası Erdal İnönü’nün derin bir hayranlık duyduğu Süleyman Demirel gibi bir adam” başkan olur. Memleket de kurtulur.
Böylece yüce devletin başına gene “comme il faut” bir adam geçer.
Efendim? O Fransızca deyim ne anlama mı geliyor? Ay siz Fransızca da mı bilmiyorsunuz? Göbeğini kaşıyan adam mısınız nesiniz canım?
Peki, ya Lütfullah ya da Nurullah silindir gibi gelirse, yüzde 75 falan... O zaman da halkı değiştirir, kendinize yeni bir halk seçersiniz. Bu halkla iş yapılmaz demektir.
Ben de bugünlerde Almanca takılıyorum, sevgili dostum Schubert’in (mein lieber Franz), son derece hüzünlü, son derece dokunaklı piyanosu içimde derin kederler uyandırıyor... Der Leiermann, kimsenin dinlemediği, kimsenin umursamadığı, hep kendi kendine çalan, ne kadar itilse kakılsa da kendi müziğini yapan, üzerine köpekler havlasa da elinden başka şey gelmediği için sağa sola aldırmadan hep laternasını kendi bildiği gibi gıcırdatan yaşlı adam...
Hadi ben gideyim artık.

Akşam, 8. Ekim. 2007

 

'Uzlaşmayı' gördüm, aktarıyorum

H. Gökhan Özgün


Bir gün dünyanın son günü gelse, Türkler dünyayı terk etmek için tek bir devasa uzay gemisi yapsalar, 'shopping mall' şeklinde tasarlarlardı. Diye düşündüm.
Bütün mahalleler tek bir gemide uzlaşmışlar. Shopping mall'da uzlaşmışlar. Tasarımda uzlaşmışlar. Sonsuzluğa doğru yola çıkıyorlar.
Havaalanı, shopping mall, yemek zincirleri, bu yerlere 'non places' adı veriliyor.
Yani 'yok yerler'. Her yerdeler. Ama yok yere her yerdeler, çünkü her yerde birbirlerine benzerler.
Orada zaman yoktur. Mekân doludur ama boştur. Senden, benden iz yoktur. Ondan da yoktur.
Bir Atatürk büstü bile yoktur. Bir Atatürk bulvarı. Bin Atatürk caddesi. Yoktur.
Uzayda bir nokta gibi, oranın doğusu batısı da yoktur. Orası koskoca bir 'MERKEZ'dir. Ve üstelik zamansız ve mekânsız bir merkez.
Bir Türk daha ne ister? Koskoca bir merkez ve o merkezde büyük buluşma.
Orası moderndir. Ve tam bize göre moderndir. Modernizmin yüzü vardır, ama vücudu yoktur orada.
Çünkü bir kesime göre modernizmin vücudu çok tehlikeli, bir kesime göre de ahlaksız ve müstehcendir.
Modern bir yüz, ama vücutsuz. Bu, büyük Türk şiarının yüzde yüz idrakıdır. Batı'nın iyi yanlarını alıp kötü yanlarını almama şiarının tam tescilidir. 'Body Shop' ordadır ama 'Body Shop'un arkasında derinlerde bir yerde duran 'hippi felsefesi' ve hippilik kapıdan giremez. Çünkü o Batı'nın kötü yanıdır.
Haute Couture markalar oradadır. Ama o markaların ardındaki 'gay imparatorluğu ve onun acayip kültürü' haşa güvenlikten geçemez. Çünkü Türk kurnazdır. Türk tüccardır.
Neyi alıp neyi almıyacağını bilir. Batı yaratır. Yaratırken, üretirken, telef olur, 'ahlaki çöküntüden çöküntüye' gark olur, dejenere olur, rejenere olur. Türk bulaşmaz. Türk seçer. Bir kısmını alıp bir kısmını almadığı için beş misli fazla bedel öder milletçe, ama olsun. Bu, Türklük vergisidir. Türklüğe değer.
Shopping mall iliklerine kadar tasarlanmış ve önceden düşünülmüştür. Üstünde 'ekstra' bir düşünceye gerek yoktur. Düşünceye gerek yoksa, özgürlüğe de gerek yoktur. Daha doğrusu özgürlük orada mevzuyla alakasızdır. Oraya giren bu yükü yanına almaz. Orada boşlukta salınırken, özgürlüğünü kuyruğuna bağlamaz. Bu yüzden orada kimse kafaya bi şeyi takmaz. Kimse kimseye batmaz. Sivil başbakanım da telaffuz etti geçenlerde, 'Batı'nın yalnızca iyi yanlarını alacağız' diye.
Eskileri de ağzından düşürmezdi. İşin garibi, Batı da öylesini ister zaten.
'Yalnızca yüzümü alsınlar, yüzümü istesinler, vücudumu vermem, gerisini veremem'.
Vücudumu sevmesinler. Vücudumdan tiksinsinler. Batı'nın da işine böylesi gelir. Bu tiksintiye bir de isim koyalım. 'Kültürel farklılık', 'medeniyet çatışması'. Artık mezhebine göre sen beğen.
Koşa koşa girsinler shopping mall'dan içeriye, ama orada dursunlar. Arkasından korksunlar, irkilsinler.
Bu korku kültürel bir haktır. Bu hakkı, bu farklılığı korumak lazım. Di mi?
Bu kültürel farklılık hiç kaybolmasın ki, Batı'ya hep yüzgörümlüğü ödensin. Bizim için hippilik bir dejenerasyon, onlar içinse artık daha ziyade bir endüstriyel sırdır. Gay'ler bizim için sapıklık, onlar içinse artık paylaşılmayacak kadar büyük bir katma değer, büyük bir yatırımdır.
Neden korktuğunu ezbere bilen, ama neyi arzuladığından tek mısra okuyamayanlar için shopping mall, cennetin ta kendisidir. Tarihinde bir kez olsun kendine has bir 'ütopya' karalamayı denememiş bir millet için shopping mall, hayatın başlar başlamaz bittiği yerdir.
Hayatın ölümle, zamanın anla, tarihin gelecekle uzlaştığı yerdir. Bu yok noktada, bütün mahalleler süt kuzusuna dönmez mi? Döner. Dönmüş. Dönüyor.
Ben gördüm. Shoping mall'dan, geleceğimizden, 'illa da merkezi-illa da uzlaşma' noktamızdan, yani gaipten, sizlere aktarıyorum...

Radikal, 30 Eylül 2007

Cuma, Eylül 07, 2007 

Kolay yazı


Engin Ardıç



Ben...
Bu işin...
Kolayını buldum arkadaş!
Bundan böyle...
Her kelime bir satır.
Köşe doldu mu kaçarım, kralını tanımam.
Bu piyasanın enayisi...
Ben miyim laayn?
Böyle yapıyorlar...
Söyleyecek lafı olmayanlar...
Bir de halk cahil ya,
Kolay okusunlar diye.
Halkın kapasitesini...
Zorlamayalım arkadaşlar...
“Kapasite” diye Frenkçe bir laf ettim,
Ulusalcı olmadı, özür dilerim...
Fakat laga lugayla
Yazı şişirmek ne kadar zormuş yahu...
Kolay olsun dedik
Daha zor oldu!
İçine de bir şey koymak şart,
Hepten bomboş kalmasın.
Fikire benzer bir şeyler lazım.
İşte buldum:
AKP’ye oy verdin, susuz kaldın...
Oh olsun sana,
Göbeğini kaşıyan,
Kısa bacaklı,
Kıllı ayı!


Akşam, 14.8.2007

 

Mandrake

Engin Ardıç




Başka derdimiz yokmuş gibi, bir de kılık kıyafet tartışması çıkardılar. Yok efendim, sözünü ettiğim “şapka kanununu tartışmak” falan değil. Mecliste CHP ve MHP üyesi başkanvekili hanımlar ne giyecekler, onun tartışması. Düzgün giyinirlerse Ankara’da sular şarıl şarıl akmaya başlayacak.

Hayır, bu “meb’use melbusatı”, Merve Kavakçı’nın türban meselesi gibi de değil. Hanımların ikisi de Kemalist, orada bir arıza yok.

Arıza, içtüzükten kaynaklanıyor... muş. Meclis tüzüğünde başkanvekillerinin frak giymeleri gerektiği belirtilmiş... miş. Öyle denildi (oysa yalan)... Tıpkı meclis başkanının, tıpkı cumhuriyet bayramında cumhurbaşkanının giysileri, tıpkı genel kurulda pusula getirip götüren görevlilerin zincirli köstekli kostümleri gibi bu da kayıda kuyuda bağlanmış. Hayır.

Eh, kadın başkanvekilleri frak giyerlerse Güner Kuban gibi duracaklarından, ne giysinler?

“İçtüzük ayet-i kerime değil ya canım, döpiyes giyerler, olur biter” denildi.

Ben de hemen açtım içtüzüğe baktım, başkanvekillerine frak mrak yok! Yalnızca başkanın “beyaz kelebek kravat ve siyah yelek üzerine siyah frak giyeceği” yazılı (kravat giyilmez, takılır, kim kaleme alıyor bu tüzükleri yahu?)... Madde 56...

Diğer bütün meclis üyeleri, hatta bakanlar için bile “ceket ve kravat” zorunluluğu var, “bayanlar tayyör giyerler” diye de belirtilmiş, o kadar. (“Kadınlar” demek ayıp kaçacak diye düşünülmüş, “hanımlar” desen Osmanlı kokacak, şehirlerarası otobüs yazıhanelerinin köylü ağzı kullanılmış.)

Yani, hangi işgüzar bu tartışmayı çıkardıysa, içtüzüğü okumadan çıkarmış!

Ama hiçkimse asıl tartışmaya girmek istemiyor:

Niçin Türkiye Büyük Millet Meclisi, yatılı kız mektebi talimnamesi gibi kurallarla “kıyafet zapt-u raptı” altına sokulmaktadır?

Balıkçı kazakla içeri girmek meclise hakaret mi olur? Kadın milletvekilleri pantalon giyerlerse ahlaka mı aykırıdır?

Eski başbakanlardan Tansu Çiller “orası burası görünmesin de abazanlar bayram yapmasınlar” diye pantalon ve üstüne sımsıkı kapalı ceket giyerdi, başbakanın bacaklarına bakılması fevkalade yakışıksız olacaktı... (Angela Merkel de öyle giyiniyor ama onun kilo ve selülit sorunu var.)

Hem başbakan hem de milletvekiliydi... Nasıl girebiliyordu genel kurul salonuna?

Haa, demek ki olabiliyordu. Demek ki, dinci kadına işleyen güç, “ılımlı sağcı” kadına işlemiyordu. Merve Kavakçı’ya yapılanların hiçbiri Tansu Çiller’e yapılmadı.

Peki niçin frak giyiliyor? Ankara, 1840 yılının Paris şehri midir?

Peki şimdi Köksal Toptan kendine 1835 modası, kollarının vatkası çok abartılı ve yelken yaka bir frak diktirse, Jane Austen’ın romanlarından yapılmış film uyarlamalarında gördüğünüz Mr. Darcy, Mr. Bingley falan gibi, bu kabul görecek midir yoksa frak çizgilerinin tarih boyunca geçirdiği değişim ve günümüzün frak modasının incelikleri izlenmekte midir?
Resmi törenlerde silindir şapka niçin korunmaktadır? Türkiye’nin cumhurbaşkanı, 1860 yılında mı yaşamaktadır?

Silindir şapkanın ölçüsü ne olacaktır, 1830’larda olduğu gibi parlak saten ama çeşitli renklerde kaplama mı, 1870 yılında olduğu gibi aşırı uzun, Fransa’da o zamanlar halk arasında “soba borusu” (tuyau de poele) tabir edilen türde mi? Neden biri ya da öteki? Günümüzde neyse o, denilecektir. Günümüzde silindir şapka var mıdır ki en son moda yakalanıp uygulansın?

Yoksa bu “arkaizm” Atatürk öyle giyinmiş olduğu için mi bugün de aynen korunuyor?

Cevdet Sunay da, büyük kurtarıcıdan aldığı ilhamla avcı ceket ve golf pantalon giyerdi, altmışlı yılların sonlarında, bir elini de ceketin yakasından içeri sokardı. Bunu “Atatürk Gazi Orman Çiftliği’nde” adlı fotoğrafta görmüş, çok beğenmiş, alıp uygulamıştı.

Onu bilmem ama, Kenan Evren’i silindir şapka ve frakla ilk gördüğümde şaşırmıştım: Bana ünlü sihirbaz Mandrake’yi hatırlatmıştı.

Zati Sungur demedik, alaturka kaçacak, Mandrake olsun ki çağdaş uygarlık düzeyine ters düşmeyelim.


Akşam, 13.08.2007

 

Genelkurmayologlar

Engin Ardıç



Çok genç olmayanlar hatırlayacaklardır, eskiden Amerika’da “Kremlinolog” tabir edilen uzmanlar vardı...

Bunlar genellikle Harvard mezunu, bülbül gibi Rusça bilen ve “derin Amerikan devletiyle” de gereğinden fazla içli dışlı genç adamlardı, şimdi hepsi tohuma kaçmıştır... Kimilerine gazeteci kılıfı da uydurulurdu.

Sovyet yayınlarını izleyip Pravda’dan, İzvestia’dan analiz manaliz de yaparlardı ama, asıl işlerinden biri de çeşitli törenlerde, özellikle Ekim Devrimi’nin yıldönümü kutlamalarında Kızıl Meydan’da Kremlin Sarayı’nın balkonuna çıkan (hani şu Lenin mozolesinin üst kat taraçası) Politbüro üyelerine bakıp ahkâm kesmekti...

Brejnev’in yüzü mü asık? Kosigin sırıtıyor mu? Suslov birinci sekretere iki metre mi uzakta duruyor üç metre mi? Haydar Aliyev geçen seneye oranla kaçıncı sıradan kaçıncı sıraya yerleşmiş? Bayan Furtseva’nın kalçasına şaplak atan kimse var mı?

Daha önceleri de tabii, Mikoyan Bulganin’e yan mı bakıyor, Malenkov Kaganoviç’le enseye tokat mı, Kirilenko Kalinin’le ne fısıldaşıyor, falan...

Bu göstergelerden, Sovyetler Birliği’nin üst yönetiminde olup biten gelişmeler hakkında sonuçlar çıkarırlar, tahminler yürütürler, yorumlar yaparlardı.

Çünkü başka türlü bilgi alınamıyordu, orada herşey kaplı kapılar ardında “saray entrikası” yöntemiyle gelişiyordu...

Bizde de bu Kremlinologlar’a benzer bokyedibaşılar türedi.

Bizimkiler özellikle basında... Koskoca Milli İstihbarat Teşkilatı’nın bu tür zevzekliklere tevessül edeceğini hiç sanmam.

Bizimkiler de Genelkurmay davetlerine ve basın toplantılarına bakıp ötüyorlar.

Paşa falanca soruya cevap verirken bakışlarını nereye yöneltmiş?... Filanca gazeteciye “evet sizi dinliyorum” demiş de, berikine “buyurun Emin Bey” şeklinde fevkalade iltifat etmiş... Ne demek istemiş?

Şimdi de gözler 30 Ağustos resepsiyonuna çevrilmiş... Bizim Genelkurmayologlar öyle diyorlar...

Kimsenin göz çevirdiği falan yok, gazetelerin Ankara bürolarında birkaç işgüzardan başka, ama olsun...

Bu yıl resepsiyon, Gazi Orduevi yerine Kara Kuvvetleri Karargâhı’nın bahçesinde verilecekmiş... Bak sen! Acaba bunun ne anlamı varmış?

Çünkü birinde “kameriye” kuruluyor (askerler kameriye severler) ve cumhurbaşkanıyla birlikte ayaküstü de olsa memleket meseleleri tartışılıyormuş, ötekinde kameriye yokmuş, böylece o gün cumhurbaşkanı seçilmiş olacak Abdullah Gül’le hiçbir şey konuşulmayarak anlamlı bir tavır takınılacakmış...

Yok canım, aslında orduevinin bahçesi yetersiz kalıyormuş da, o bakımdan değiştirilmiş yani... Bu da bir yorummuş...

Peki hipodrom törenlerine başı bağlı Hayrünnisa Hanım’ı sokabilecek miymiş, yoksa First Lady’yi kapıdan çevirecekler miymiş?

Son günlerin moda deyimiyle, vay vay vay!

Ortalığı karıştırmaya ve germeye yönelik, değerli komutanlarımızı da karanlık ruhlu Sovyet yöneticileri düzeyine düşürmeye kalkan, bürokrat olmayan hiçkimseyi de ilgilendirmeyen bu tür “Ankara gazeteciliği” çabalarını, bu gülünç gayretkeşliği kınıyorum.

Hep Basın Konseyi mi kınayacak, azıcık da biz kınayalım.

Akşam, 19.8.2007

Cumartesi, Temmuz 07, 2007 

Anayasa Mahkemesi darbesi

MÜMTAZ'ER TÜRKÖNE



Anayasa Mahkemesi'nin Resmî Gazete'de yayımlanan "367 gerekçesi", "demokratik hukuk devleti"nin ağır bir "yargı darbesi"ne maruz kaldığını tescil etti. Demokratik sisteme yönelik ilk defa bir askerî müdahale ile değil bir yargı müdahalesi ile karşılaşmış olduk. Anayasamızın meşhur ikinci maddesi Türkiye Cumhuriyeti'ni "demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti" olarak tanımlıyor. Gözden kaçan husus "demokratik, laik ve sosyal" sıfatları ile "hukuk devleti"nin tanımlanıyor olması. Aslolan, bir "hukuk devleti"nin mevcudiyeti. "Laik" hukuk devleti, aslında hukuk devletinin zaten bünyesinde barındırdığı vazgeçilmez niteliği ifade ediyor. "Hukuk" eşitlik prensibini içerir. "Kanun önünde eşitlik" sağlanmadan hukuk devleti gerçekleşemez. Laiklik ise dinî ve felsefî inanç farkı gözetmeden devletin bütün vatandaşlarına eşit davranmasını düzenlediği için, laiklik prensibi olmadan da hukuk devletinden bahsedilemez. Geriye "demokratik hukuk devleti" kalıyor. Demokrasi, siyasî iktidarın belirlenmesine dair bir prensibi yani, "iktidarın halk tarafından belirlenmesi" prensibini içeriyor. Böylelikle hukuk devleti bütün rükunları ile, halk tarafından belirlenen iktidar dışında hiçbir iktidara meşruiyet tanımayan bir devlet haline gelmiş oluyor. İktidarın sahibi olan halk ile, halkın da hep birlikte uyması gereken hukuk kuralları arasındaki bütünlük "demokratik hukuk devleti" aracılığıyla sağlanıyor. Demokrasi, hukuku olan yani "insan haklarına, özgürlüklere ve eşitlik prensibi gibi evrensel hukuk prensiplerine riayet eden halkın yönetimi" olarak hukuk ile sınırlanmış oluyor. Bu sınırlamayı anayasa ile yapıyoruz. Halka dayanan iktidar bu kuralların dışına çıkıp kural tesis etmeye kalktığı zaman, o zaman Anayasa Mahkemesi devreye girip anayasanın vazettiği hukuku iade ediyor. Peki Anayasa Mahkemesi demokrasiyi rafa kaldırdığı zaman, halkın, yani çoğunluğun yönetmesi prensibini ilga ettiği zaman ne oluyor? "Anayasal Demokratik Düzen" doğrudan yüksek yargının müdahalesi ile yerle yeksan oluyor. Mahkeme'nin 367 kararından sonra demokratik sistemin işlemez hale gelmesi ve doğrudan bir rejim (sistem) bunalımı ile karşılaşmamız bu "darbe"nin eseri değil mi?
Yöntem açısından Mahkeme'nin, 7'ye 4 reddettiği görevsizlik başvurusundan sonra 9'a 2 verdiği 367'ye dair yürütmeyi durdurma kararının bir açıklamasının bulunması lâzım. Yüksek Mahkeme'nin iki üyesi, bu iki aşamada nasıl fikir değiştiriyor? En önemli sorun "demokratik hukuk devleti"nin aldığı derin yara. Demokrasi halkın yönetimidir. Halk her zaman hemfikir olamayacağı için demokrasi gerçekte çoğunluğun yönetimidir. Çoğunluğun haklı olması, azınlığın haklı olma ihtimalinden daha yüksek olduğu için yönetim çoğunluğa verilmektedir. Anayasa Mahkemesi'nin kararı açıkça demokrasinin en temel esasına yönelik bir ihlaldir. Çoğunluk prensibi ihlal edilince geriye azınlığın yönetimi geçmektedir. Anayasa Mahkemesi'nin yayımladığı gerekçe işte bu azınlık yönetimini temellendirme amacı taşıdığı için, gerekçenin kendisi de demokrasiyi reddetmektedir. Anayasa Mahkemesi, demokrasinin çoğunluk prensibine karşı uzlaşmayı değil, azınlık iktidarını getirmektedir.
"Demokratik hukuk devleti"ni ortadan kaldıran Anayasa Mahkemesi kararı, 61 Anayasası dönemine geri döndüğümüzü gösteriyor. 61 Anayasası, halka güvensizliğe dayalı bürokratik egemenliği tesis etmek için bir yandan yasama organını iki başlı hale getirerek işlemez hale getirmiş, diğer taraftan da icranın elini kolunu bağlamıştı. Anayasa Mahkemesi gerekçesinde yer alan 102 yorumunda "cumhurbaşkanı seçiminde uzlaşma"nın temel alındığı tezi, son üç cumhurbaşkanının uzlaşma olmadan seçilmesini açıklamıyor. Anayasa Mahkemesi'nin "367 kararı"nın Türk siyasî tarihine, demokratik hukuk devletine yönelik ağır bir müdahale ve bir darbe niteliği taşıdığı, gerekçe metni ile kayıtlara geçmiş oluyor. Şimdi sorun, yıkılan demokratik sistemi yeniden ayağa kaldırmak. Neyse ki bu görev önümüzdeki seçimler ile halka veriliyor.
Zaman, 29 Haziran 2007

 

"Gladio'muzun resmini çıkarsınlar yan yana!"

TAMER KORKMAZ


Danıştay Provokasyonu'ndan bu yana hangi taşı kaldırsalar altından Muzaffer Tekin çıkıyor... "Gladio Artıkları"nın derin ilişkilerini ispatlayan son fotoğrafa yani "Mersin Hatırası"na bir göz atalım...
"Kalemizde Muzaffer Tekin var, geri dörtlü hep kahraman!" kıvamında bir poz vermişler...
En sağda "Tekinsiz'ler"in Muzaffer Tekin: Yanında Kuvayi Milliye Derneği'nin Teşkilat Başkanı Hüseyin Görüm. Gençlere verdiği "silah eğitimi" ile gündeme gelmişti...
Görüm'ün yanındaki isim çok tanıdık: Silah üzerine "ölme-öldürme" yemini ettiren emekli albay Fikri Karadağ! Karadağ, geçen hafta bazılarını azarladığı basın mensuplarına silah üzerine yemini babalar gibi sürdüreceklerini söylemişti.
Bir de Muzaffer Tekin'le beş yıldır görüşmediklerinden bahsetmişti: Oysa "Derin Beşli"nin "Mersin Hatırası" geçen yaz çekilmiş!
Fotoğrafa devam ediyoruz: Karadağ'ın yanındaki "uzun boylu kuvvacı" da tanıdık. Ümraniye'de ele geçirilen cephanelikteki bombaların sahibi emekli astsubay Oktay Yıldırım'dan söz ediyoruz...
"Kuvvacı-Bombacı" Yıldırım, Danıştay olayından sonra Muzaffer Tekin'i hastaneye yetiştiren isimler arasındaydı. Danıştay filminin ilk sahnelerinde M.Tekin emekli başçavuş Mahmut Öztürk'ün villasında intihara kalkışmıştı, ya...
Fotoğraftaki son isim Kuddusi Okkır ise Ümraniye'deki cephaneliğin ele geçmesinden sonra tutuklanarak cezaevine gönderilmişti...
(Ümraniye soruşturması genişledi, son olarak bir emekli yüzbaşı daha gözaltına alındı. Soruşturmada zum yapılan "emekli asker"lerin sayısı böylelikle sekize yükselmiş oldu!)
***
"Derin İlişkiler Ağı"nda bir de Semih Tufan Gülaltay var:
Akın Birdal Suikastı'nı organize ettiği gerekçesiyle dört buçuk yıl hapse mahkum olan ve adı TİT'le birlikte anılan Gülaltay Ulusal Birlik Partisi'ni kurmuştu...
Son gelişmeler Gülaltay, Tekin ve Danıştay tetikçisi Alparslan Arslan'ın bağlantı içinde olduklarını gösteriyor: Gülaltay tarafından tehdit edildiğini ileri süren Feride G. adlı kadın, eşiyle kurdukları şirketteki bir sorunu gidermek üzere tanıştıkları Gülaltay'ın daha sonra kendilerini birlikte çalışmaya zorladığını söylüyor...
Feride G.'nin anlattıklarına göre, Danıştay saldırısından iki gün önce Gülaltay ve Tekin üç kişiyle birlikte saatlerce toplantı yapmışlar. Gülaltay ve adamları Tekin'e sürekli olarak "Komutan" diye hitap ediyorlarmış! Alparslan Arslan da UBP binasının müdavimleri arasındaymış...
Böylelikle, Danıştay saldırganı Arslan'la M.Tekin bir karede daha birleşmiş oldular. Bunun yanına, Danıştay davasında Ümraniye bombalarının izinin sürüldüğünü de not ediniz...
Başka? Ümraniye bombaları ile Cumhuriyet Gazetesi'ne atılan bombalar "tek yumurta ikizi" idi. Arslan, Cumhuriyet'e bomba atan kadrodaydı...
Emekli yüzbaşı Muzaffer Tekin'in bilgisayarında gizli örgüt şeması ile AKP vekillerine ait fişlemeler ve dosyalar bulunduğu; Tekin'in bu çalışmaları düzenli olarak "e-mail" yoluyla bir generale gönderdiği de birkaç gün önce ortaya çıktı!
Peki, Tekin'in en baba kankası kimdi? Hani şu elini höpürdeterek öptüğü zat: JİTEM'in kurucusu Veli Küçük!
FİNAL: Tekin'i, tekinsizi, kuvvacısı, yemincisi, bombacısı, tetikçisi vs. "gayrı nizami harp" tarzında çalışan bütün bu "e-gladio" artığı karakterlerin hepsi Ulusalcı...
Ama en büyük özellikleri bu değil: Ya? "Milli" değiller!
Zaman, 29 Haziran 2007

 

Eğer ‘ahlák’ diye bir şey varsa...

Engin Ardıç

Kendilerine ‘sosyal demokrat’ diyenlerin ‘dalaşmasını’ izliyorsunuz, değil mi?
Ben bayılıyorum.
Sosyalist Enternasyonal Başkan Yardımcısı olan zat (adı Deniz Baykal) kürsüde konuşurken, Barzani ve Talabani denilen şahıslar salonu terk etmiş. Gazete haberi...
Barzani ve Talabani konuşurken de, bizim sosyal demokratımız salonu terk etmiş.
Böylece, adı geçen üç kıymetli sosyal demokrat da, Sosyalist Enternasyonal toplantısında, taraftarlarına ‘milliyetçi mesaj’ gönderme fırsatını bir güzel kullanmışlar.
Gazetelerimiz, olayı, ‘sosyal demokratların kavgası’ şeklinde verdi.
Nereden de sosyal demokrat oluyor bunlar?
Olsa olsa, ‘benzerlerin’ (milliyetçilerin) itişmesidir.
Barzani ve Talabani, ABD’nin himayesinde ‘Kürt devleti’ kovalayan iki aşırı Kürt ırkçısıdır, Baykal da ‘şehitler ölmez, vatan bölünmez’ sloganıyla oy toplamaya çalışan aşırı bir Türk milliyetçisidir.
Daha önce bin kere yazdım.
Bu, binbirinci olacak.
CHP sol bir parti değildir.
Baykal da solcu, sosyalist yahut sosyal demokrat bir lider değildi.
Çünkü Türkiye’nin geleceğini ‘statükonun muhafazası’nda aramaktadır.
Çünkü hálá ‘altı ok teokrasisi’ni savunmaktadır.
Çünkü hálá halkın Cumhuriyet’e temel teşkil eden ‘ilkeler bütünü’ne biat etmesini istemektedir.
Devletin söylediklerini tekrarlayarak, devletin söyledikleri dışında yeni hiçbir şey üretmeyerek solcu olunmuyor. Hele, darbeleri destekleyerek, muhtıralara omuz vererek, otarşi politikalarından medet umarak, millî şef asr-ı saadetinin ‘başımıza gelmiş en iyi şey’ olduğunu savunarak hiç olunmuyor.
Kaldı ki, öyle bir gecede, hiçbir bedel ödemeden de solcu olunmuyor.
Türkiye İşçi Partisi’nin görece başarısı, kadim ve kurumsal CHP’yi kendine çeki-düzen vermeye zorlamış, İsmet Paşa’nın ‘O halde biz de ortanın solundayız’ açıklamasından sonra fırka, pardon parti bir gecede sol barikatlara intisap edivermiştir.
Sol, en basit ifadesiyle Marx’a, marksizmin (yahut sosyalizmin) söylediklerine dayanmak zorundadır.
CHP oysa, Marx’a (yani sosyalizme) değil, Mustafa Kemal’in emrivakiyle kurdurduğu (sonradan Halk Fırkası’na dönüşecek) ‘Türkiye Komünist Fırkası’na dayanmaktadır.
Devlete dayanan bir sol da olmaz.
Dolayısıyla, Şahin Alpay’ın çağrısını burada yineliyorum:
Sosyalist Enternasyonal’in Ekim 2003 yılında Sao Paulo’da yapılan (Baykal’ın da katıldığı) 22. Kongresi’nde kabul ettiği ‘Ahlaki İlkeler’in ikincisinde aynen şu ifadeler yer alıyor:
‘Sosyalist Enternasyonal’e üye partiler çoğulcu demokrasiyi savunur. Bu, yurttaşların özgür, düzenli ve saydam seçimlerde diledikleri siyasi tercihi yapmalarını; yönetimlerin barışçı yoldan değişmesini ve yurttaşların ifade özgürlüğünü; azınlıkların ve bireylerin haklarına saygı gösterilmesini; hukuka dayalı bağımsız ve tarafsız yargı sistemini; hür ve çoğulcu bir basını; partilerin demokratik bir şekilde yönetilmelerini savunmak demektir.’
Eğer Sosyalist Enternasyonal ahlák ilkelerine gerçekten bağlıysa, bırakın solculuğu, ‘demokratlık’la ilgisi kalmayan CHP’yi üyelikten atmalı.

Star, 02.07.2007

 

Seni kovacaklar!

Engin Ardıç



Bir lumpen türküsü vardı, “Seni Yakacaklar”, başlık o makamda okunacak... Filmi de vardı, Ferdi Tayfur mu oynuyordu yoksa Küçük Emrah mı, burada “esas çocuk” Deniz Baykal.

Sosyalist Enternasyonal, Cumhuriyet Halk Partisi’ni kovmaya niyetlenmiş... Biz de geçen gün “kovularak mı terkedecek yoksa edebiyle kendisi mi gidecek” diye sormuştuk. Mazotla falan uğraştıklarından yanıt alamadık.

Girişim, bugün sağa kaymış da olsa, sosyaldemokrasinin eski “kalesi” İsveç’ten, İsveç temsilcisinden geliyor: Bu CHP denen partinin aramızda ne işi var?

Haklıdır. Sosyaldemokrasiyle uzaktan yakından ilişkisi artık Baykal’ın ve askerlerinin atıp tutmalarında bile kalmamış bu partinin Sosyalist Enternasyonal’de hiçbir işi yoktur. Ya kendisi ayrılır, ya da “onursuzca indirirler” (Baykal bu lafı hatırlayacaktır...)

Karar vermek için Türkiye’ye gözlemci gönderecekler, CHP’yi bir süre izleyeceklermiş.

Solculuk vasfını çoktan kaybetmiş olan Sayın Baykal anlaşılan insaf duygusunu da yitirmiş olmalı ki, bu gelişmeyi yalanladı ve bu söylentinin “Türkiye’deki PKK uzantıları ve ikinci cumhuriyetçiler” tarafından çıkarıldığını söyledi.

Oysa, “CHP’ye sosyaldemokrat denilmesinden utanıyorum” diyen ve bu girişime önayak olan İsveçli hanımın adı da belli sanı da: Anne Ludvigsson.

Kaçıncı cumhuriyetçidir bilemem, ama sanırım kralcı! Karl Gustav taraftarı!

Baykal’a göre CHP “Sosyalist Enternasyonal’in önemli ve etkin bir üyesiymiş.”

Eskiden Sayın Erdal İnönü’yle birlikte katıldıkları Sosyalist Enternasyonal toplantılarında horul horul uyurlardı (Sayın İnönü bir de geğirir ama çok şükür Sayın Baykal’ın böyle bir huyu yoktur), bu son toplantıda Talabani’yi ve Barzani’yi sinirlendirip salonu terketmelerini sağladığına göre, evet, etkinliği bir hayli artmış.

Şaka bir yana, Sosyalist Enternasyonal’in de ne halta yaradığı epeyce tartışmalıdır.

Bunlar, kaba tanımıyla “komünist olmayan” solculardır.

Fakat on dokuzuncu yüzyılda Karl Marx ve Friedrich Engels’in onca eleştirdikleri, yerden yere vurdukları şu ünlü Gotha ve Erfurt programlarının da gerisine düşmüşler, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra tutturdukları Bad Godesberg programıyla iyice ılımlı, ne kokar ne bulaşır bir havaya girmişlerdir.

Gene de Almanya, İsveç, Fransa gibi ülkelerde “çalışan sınıfın hayrına” önemli işler başarabilmiş olan sosyaldemokrasi, bugün çıkmazda ve açmazdadır.

Sol, yirmi birinci yüzyılı nasıl karşılayacağını bilememiş, kapitalizmin “küreselleşme” aşaması ve elektronik devrimi karşısında apışmış, üretim araçlarının mülkiyetine sahip olmanın eskisi kadar anlamlı olmadığı, “yaşama düzeyinin” öne çıktığı ve bunun da zaten kapitalizm tarafından yetenekli işçilere sağlandığı bir dönemde ne yapacağını, neyi savunacağını şaşırmıştır.

Aha bakınız, Baykal’ın Talabani ve Barzani’yi duman ettiği(!) o toplantıda, geçen gün, “ABD güdümündeki Irak yönetimini destekleme kararı” aldılar anlı şanlı Avrupa solcuları... Ama Türk basınının yavşak kesimi bunu “Baykal’ın büyük zaferi” şeklinde pazarladı.

Öyle ya, örneğin yılda altı hafta ücretli izin hakkını ele geçirmiş olan Fransız işçisi şimdi ne isteyecek, sekiz hafta mı? Kapitalizm geliştikçe o da olacak, 2020 yılında falan.

Emeği devrimciler değil, kapitalizmin bizzat kendisi özgürleştiriyor, işçiyi daha iyi yaşatıyor, daha çok tüketebilsin diye!

Avrupa soluna da, kapitalizmin bu müthiş katakullisi karşısında kalıyor “insan hakları”, azınlıklara serbestlik, eşcinsellere nikâh, Arap çocuklarına iyi davranmak, esrar içeni hoş görmek, falan...

Türkiye daha oralara bile gelmemiştir ve ülkemizde insanlar işsizlikten, haksızlıktan, sendikasızlıktan, parasızlıktan kırılıyorlar.

Fakat CHP de daha hiçbir yere gelememiştir, bir “memur partisidir”, o kadar.

Cumhurbaşkanlığına kimin gelip kimin gideceğinin de, devletin bana aydan aya emekli maaşı diye verdiği ölü eşek parasıyla da, çalışma arkadaşlarımın dört yıldır alamadıkları analarının ak sütü gibi helal kıdem tazminatlarıyla da hiçbir ilgisi yoktur.

Baykal solcu olsaydı, mazot fiyatları üzerine siyasi sidik yarışına gireceğine, “ulusalcı dostlarından” yıllarca yatırılmayan sigorta primlerimizin hesabını sorardı!

Neyse ki yutan şaşkın oranı yüzde 10’dan düşmüyor, yüzde 20’yi aşmıyor.

Akşam, 2 Temmuz 2007

Cumartesi, Haziran 16, 2007 

Küçük partiler niçin küçük partilik ederler?


Engin Ardıç


Yaşar Nuri Öztürk tam sayfa reklam vermiş, iktidara gelince idam cezasını geri getirecekmiş. Çünkü bu ceza, Avrupa’nın dayatmasıyla kaldırılmış...

Eh, bu da, mazotu bir liraya satmanın bir başka türü olsa gerek.

Çünkü hocanın da “namazı üç vakite indirmek” gibi bazı projeleri vardı, bu seçim kampanyasında onlara yer vermemiş, daha başka çözümler sunuyor.

Yaşar Nuri Hoca beni de mahkemeye verdi, fakat mahkemeye adam vermek gazeteye reklam vermeye benzemediğinden, hakim davayı reddetti.

Kendisini tarama özürlü alnından öpüp, dev kıyağımı yapıyorum. Hocanın partisinin adı Halkın Yükselişi Partisi’dir, oylarınızı ona veriniz ki halk yükselsin.

Bir yandan da kendi kendime soruyorum: Yahu küçük partiler niçin küçük partilik ederler?

Bırakın koalisyon umudunu, koltuk kapmayı falan... Hiçbir seçimi hiçbir şekilde kazanmasına imkân olmadığını, barajı aşmasının da imkânsıza yakın derecede güç olduğunu bile bile, insan nasıl alay konusu olmayı göze alır? Nasıl, kargaların bile gülmeyeceği saçmalıklar peşinde koşar?

Elbette kimisinin derdi, son anda bir büyük partiye “eklemlenmektir”, 1991 yılında Bedrettin Dalan’ın yaptığı, kendisine inanmış herkesi yüzüstü bırakıp Doğru Yol’u bulduğu gibi...

Bu dümen kimi zaman tutar, kimi zaman tutmaz.

Kimisi “seçim ittifakı yapacağız” diye atar tutar, kimse yüz vermeyince de “bizim ittifaka ihtiyacımız mı var canım” ayağına yatar.

Kimisi, bal gibi “iltihakı” yani katılmayı, ittifak diye yutturmaya kalkar.

Kimi liderin derdi de “ben yaşıyorum” diyebilmektir. Yokolmadım, hayattayım, henüz sesim çıkıyor. Beni unutmayınız...

Hani, işsiz kalan gazeteci arkadaşların bir süre Internet’te yazıp, kendilerini unutturmamaya çalışmaları gibi...

Kimisi için televizyonda görünmek, gazetelerde resminin çıkması, adının geçmesidir önemli olan.

Çünkü birtakım medya soytarıları, yüzde bir oy almış ve alacak adama iktidar adayı muamelesi yaparlar, konuştururlar da konuştururlar, sırf hükümete pislik olsun diye. O da “vay ben neymişim” havasına girer.

Bir de adını sanını kimsenin bilmediği tabela partileri vardır. Bunların kurucuları, başkanları, yöneticileri falan, ötekiler gibi “siyaseten bitmiş” bile değildirler. Başlamamışlardır ki bitebilsinler...

Emekliler kahvesinde maça kızı oynayıp paslanmasınlar, hanım evde temizlik yapacağı zaman kapının önüne koyunca gidebilecek bir yerleri olsun diye mi açarlar o parti merkezlerini acaba?

Acaba bu işin bir de “psikopatolojik” boyutu var mıdır? Hani megalomani falan...

Öyle ya, kazanamayacağın kavgaya girmenin akılcı bir yönü olabilir mi? “Bile bile lades” akıllı işi midir?

İstatistik bilimi bize her partinin mutlaka “bir miktar” oy alacağını söylüyor. Hiçbir partinin “sıfır çekmesi” mümkün değildir.

Acaba bu oylar mı hoşlarına gidiyor, bizi de beğenen varmış sevinciyle?

Bilmiyorum ki, insan niçin kendi işine gücüne bakmaz da gider parti kurar yahu?

Hani ne kadar hoş ve boş da olsa bir “ideolojin” falan bulunsa anlayacağım, o da yok.

Belli bir oy oranını tutturamayınca devletten para da alamıyorsun, cebinden harcıyorsun, Türk Eğitim Vakfı’na ya da Veremle Savaş Derneği’ne bağışta bulunsan daha hayırlı bir iş yapmış olurdun.

Akşam, 14.06.2007

Salı, Haziran 12, 2007 

'Müslüman sol'a ne oldu?

Nuray Mert


Altı-yedi ay önce, Mehmet Bekaroğlu ve Ertuğrul Günay öncülüğünde
'Yeni Siyaset Girişimi' adı altında bir platform kurulmuş ve daha ziyade 'Müslüman sol' adı altında tartışılmıştı. Ben de bu konuda iki yazı yazmıştım.
O halde, bu platformun akıbeti hakkında da bir şeyler yazmalıyım diye düşündüm.
Platformun öncüleri aslında, 'Müslüman sol' tanımını kullanmak istemiyorlardı, Müslümanlık'la barışık bir sol hareketten bahsetmeleri nedeniyle bu tanımın yakıştırıldığını söylüyorlardı. Sonuçta,
bu platformdan Ertuğrul Günay başta olmak üzere bir grup AKP'ye katılıp, milletvekili adayı oldu. İsteyen istediği partiye girer, işin bu kısmınının fazla tartışma konusu olmaması gerektiğini düşünüyorum.
Ancak, kimse siyasi kavram ve ilkeleri kendileriyle bulundukları yere taşıdıklarını iddia veya ima etmemelidir diye düşünüyorum. Nitekim, bu platformun, kendini iptal ederek veya topyekûn bir partiye katıldığını ileri sürmek için bir sebep yok. Zira, Mehmet Bekaroğlu, bir basın toplantısı yaparak, Günay ve arkadaşlarının kararının şahsi karar olduğunu açıkladı.
Mehmet Bekaroğlu'nun AKP karşısındaki tutumunun şahsi değil, ilkesel olduğunu çok yakından bilen biriyim, yine de benim derdim, aralarında neler olduğu değil. Benim derdim, 'sol' kavramının şahıslara bağlı olarak keyfi kullanımı konusunda duyduğum kaygı. Bu ülkede, dinle barışan nedense, sağ siyasetle de barışır. Ama kimse, bu durumu da mutlaklaştırmamalıdır. Ben Müslüman olan birinin solcu olabileceğine, hatta daha doğrusu solcu olması gerektiğine inanan biriyim. Birileri sağ siyasetle barışmakta sonuna kadar özgür olmalıdır, ancak davranış ve kanaatleri Müslüman solcu olmanın önünde engel veya 'kötü örnek' olmamalıdır.
Nedense, bu ülke sağcılığın popüler ve yaygın olmasına karşın, birçok durumda kimsenin kendine 'sağcı' denmesinden hoşlanmadığı bir ülkedir.
Sağ-muhafazakâr kesimde 'Aslında Türkiye'de sağ soldur' tezinin bu kadar itibar görmesi de bu tuhaflığın göstergelerinden biridir. Bu koşullar altında, büyük bir ihtimalle, AKP'ye katılan Yeni Siyaset Girişimi mensupları, yazdıklarımı olumsuz karşılayacaklar. Alınmasınlar, demokrasi ve özgürlükler açısından AKP'yi seçmiş olabilirler, sadece 'sol' kavramı ile AKP'nin bir arada bulunamayacağını teslim etmek durumundadırlar,
bu konuda biraz daha net olsunlar diyorum, o kadar.
Mevcut sol hareketlerin veya kendine sol diyenlerin çoğunun otoriter siyasetlere yakın durmaları, bunlara karşı, bazılarının demokrat sağ hareketleri seçmek başka şey. Otoriter sol eleştirisi üzerinden, siyasi tercihlerin tanımlarını değiştirmeye yeltenmek başka şeydir. Özgürlükçü, değişimci olmak sol siyaset açısından gerekli ama yeterli şart değildir, sol eşitlikçilikte ısrar etmek durumundadır. 'Fırsat eşitliği' gibi muğlak bir tanım da sol sayılmak için yetmez, tüm liberal sağ siyasetler fırsat eşitliğini savunurlar, tartışma fırsat eşitliğinden neyin kast edildiği konusunda düğümlenir.
Tekrar ediyorum, sol da, sağ da, özgürlükçü ve demokratik de olabilir, otoriter de. Özgürlükçü sol veya otoriter solu tercih edebilirsiniz, otoriter veya özgürlükçü sağ siyasetleri de, bunlar kendi aralarında da, birbirlerine karşı da farklı tercihlerdir. Yani, özgürlükçü sağ, otoriter solun alternetifi değildir, onun alternatifi özgürlükçü soldur. Bu konuda samimi ve net olmakta fayda var.

Radikal, 07/06/2007

 

Seçilmiş kralların listeleri

Hasan Celal Güzel

1991 Genel Seçimleri'nin kısa bir müddet öncesiydi. Mesut Yılmaz'ın, Özal ve ailesinin desteğiyle ANAP Genel Başkanlığı'na oturtulmasından sonra, ANAP'ın başına gelecekleri tahmin ettiğim için partimden ayrılmış ve başka partilerin tekliflerine rağmen seçimlere girmemeye karar vermiştim. Tunus caddesindeki büromda çalışırken eski milletvekillerinden Sabit Batumlu beni ziyarete geldi. Aday listelerine giremeyen 100 civarında milletvekiliyle anlaştıklarını; benim başkanlığımda bir parti kurarak seçimlere girmek istediklerini söyledi.
Bu 'küskünler' hareketini, siyasî ahlâka aykırı gördüğüm için, hiç tereddüt etmeden reddettim.
***
Dörtbuçuk yaşında, 'r'leri telaffuz etmekte güçlük çeken bir çocukken 1950 genel seçimlerinde nasıl 'Yeter! Söz milletindir' diye bağırdığımı dünmüş gibi hatırlıyorum. Aradan geçen 57 sene içinde 'demokrasi ve hürriyet' çizgisinden en ufak bir taviz vermedim. Zorba devlet anlayışına ve antidemokratik dayatmalara karşı daima millî iradeyi, millet egemenliğini, hukukun üstünlüğünü ve demokrasiyi savundum.
Öyle ki, son 27 Nisan Muhtırası'na karşı çıkışım, muhtıranın muhataplarını dahi ürkütecek kadar sert olmuştur.
Bundan sonra da kalan ömrümde inandığım ilkeleri savunmaya devam edeceğim.
***
Lâkin, şu son seçim listeleri de şu gerçeği açıkça bir defa daha ortaya koymuştur: Türkiye'de demokrasiyi, sadece jakoben oligarşik azınlık, darbeciler, peşin hükümlü yargı kuruluşları, YÖK ve üniversiteler işlemez hâle getirmiyor. Bizatihî siyasî parti yönetimleri ve seçim sistemi de aynı derecede antidemokratik tesir icra ediyor.
Siyasî partilerdeki 'lider sultası', daha önce de yazdığımız gibi Duverger'nin 'Seçilmiş Krallar'ını ortaya çıkarıyor. Darbeci diktatörler, bir anda darbe yaparak iktidara gelirken, 'seçilmiş müstebitler' istibdat merdivenlerini teker teker çıkıyorlar.
Bir demokratik sistemin millî iradeyi tam olarak yansıtabilmesi için, milletin kendi temsilcilerini bizzat seçebilmesi lâzımdır. Halbuki, Türkiye'de, liderin ve etrafındaki imtiyazlı oligarşik ekibin 'tek seçici' olduğu bir sistem vardır. Böyle bir sistemin demokratik olduğu, milletin iradesini temsil ettiği ve millî egemenliğin tecellisini sağladığı söylenemez.
Demokrasinin tekemmül etmesi için Siyasî Partiler ve Seçim sistemlerinin değiştirilmesi; 'temsilde adalet ve yönetimde istikrar' ilkelerinin dengelendiği; halkın tercih ettiği partinin aday adayları ve adayları hakkında tayin edici role sahip olduğu 'tercih' sisteminin kullanıldığı yeni bir tanzimde bulunulması şarttır.
***
Aksi halde, bu çarpık sistem bizi demokrasiden uzaklaştırır. 'Parti içi demokrasi'nin bulunmadığı; halkın önüne fiks menü aday listelerinin çıkarıldığı; millî iradenin birkaç liderin iki dudağının arasına sıkıştırıldığı bir rejime demokrasi diyemezsiniz. Böylesine bozuk bir sistem, darbe heveslilerine de gerekçe oluşturur.
Bu sistemde, milletvekilleri liderlerin bendesi ve parmak makinası olmaktan ileri geçemezler. Turan Çömez, Azmi Ateş, Mehmet Dülger, Mehmet Elkatmış, Prof. Aziz Akgül, Ertuğrul Günay, Fikri Sağlar, Zülfü Livaneli, Saffet Arıkan Bedük, Sadi Somuncuoğlu gibi dürüst, namuslu, çalışkan ve ilkeli siyaset adamları da tasfiyeye maruz kalırlar (Bereket versin ki, Ertuğrul Günay'a sahip çıkıldı).
***
Ne yazık ki, artık bu seçimler böyle geçecek. Ancak, gelecek Meclis'in ilk işi, Yeni Anayasa ile Siyasî Partiler ve Seçim Kanunları'nın hazırlanması olmalıdır.

Radikal, 07/06/2007

 

Kısa günün kârı

Perihan Mağden

Kısa günün kârı şu oldu: Büyük Türk-Kürt-Arap (Karması) Düşünürü İbrahim Tatlıses, Genç Parti saflarından katılıyor seçimlere.
İstanbul, Bilmemkaçıncı Bölge, Bir Numero'dan. Şereflendiriyorlar seçimlerimizi.
Memleketi Urfa'dan bağımsız adaylığını koysaydı, daha önce cümlemize muştuladığı gibi, tulumba çıkardı. Tulumbadan.
Ama işte bu Güzide Sanatçımız, bu Güzide Partimiz'i tercih ediyor. Yıldızlar çakışması.
Benim umudum, Genç Parti'nin yüzde onluk barajı aş(a)maması. Böylece, pazar geceleri İbo Şov'da fikriyat ambarından saçılanlara doyamayanlarımız/yani dozaşımından Mental 1 Hastane'ye kaldırılmaya arzu duyanlarımız; onun o sonsuz saçmalamalarını/abidikkubidiklerini/kendini ilahlaştırmalarını etmelerini dökmelerini, bir de Büyük Millet Meclisi sıralarından dinlemek durumunda kalmayacağız.
Geçen pazar şovunda sanat hayatını da asla ve kat'a bırakmayacağını, duyuruyordu. Haftada 2 gün gider, Meclis'te ne saydıracaksa saydırır; sonra gelir 'işinin' başında olurmuş.
Sürekli kendini ağırlıyor! Sürekli öz magazinini yaratıklandırıyor.
Acayip 1 kendinden memnunluk/hoşnutluk. Harbiden gözü karartmış kendi kendine aşkından. Muhteşem 1 sesi/gırtlağı, ne ise; ben sohbetinden ne kadar tırsıyorsam (ve bu politikaya atılma tehdidini savurduğundan beri, nasıl dehşet içinde izliyor da izliyorsam son numaralarını) sesinden de zırnık hazzetmiyorum. Zaplıyorum laflarının yeni demedine kadar.
Baştan sona 1 bulamaç. Bir sentez. Çok kötü bir şeylerden ibaret. Kakalamaç.
O Genç Parti ki, başkanı burnundan kıl aldırmıyor. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin başında Abdullah Gül, randevu istedi- vermedi.
En son Ağar randevu istedi- vermedi.
Ağar'ın partisinden (adı ne ise artık partisinin: Ölü Doğum? Erken Düşük?) "Hayır; asla randevu talebimiz olmadı" diye açıklama yaptılar gerçi.
Ama Uzan Oluşumu Başkan Yardımcısı Şirin "Nezaket çerçeveleri içinde randevu taleplerine hayır denildiğini" gururdan gep gep, ilan etti.
Ve tabii gidip Bu Adam'dan randevu isteyenlere şaşarım.
Ama hakkında açılmış bunca 'sahtecilik', 'hırsızlık', 'dolandırıcılık' vari dava varken, babası ve erkek kardeşi o karasuyu senin/bu kanunsuzluk limanı benim/Türkiye'den kaçar iken- (Develer tellal, pireler berber filan.)
Bu 'bey'zade, en son bir havuz dolusu zulalanmış Telsim kartıyla yakalanmıştı. Beyaz gömlek giyince temiz bir imaj projekte ettiğine tam güvenerek, oy istiyor. Halkından.
Güzel halkından. Saf. Toriklerden.
'Sol'muş, 'laik'miş, bir de 'liberal' herhalde; zira hokkabazların dahi akıl edemeyeceği (o yüzden de sırrını paylaşmadığı) ekonomik reçeteleri var. Vaatlerinde fren tutmuyor.
Peçete niyetine burnunu silmeyeceğin "Benzin 1 liraya inecek'ten; ayda her işsize 350 lira peşin"e teranelerine inanmaya hazır yücegönüllü halkımız- Ezilenimiz- Bekleyenimiz. Bizim efendimiz.
Diyelim fanatik laikçi İzmir+Kürt düşmanları+denenmemişi denemek isteyen dışlanmışlar+bilumum aklıevvel Bağdat Caddesi Kadınları+artık temsil edilmek istenen dolandırıcılar, sahteciler, hortumcular, mendilciler filan oylarını Genç Parti'ye verecekler.
Yığın yığın. Hesap, bu.
Verecekler ki, bu sarışın lider kurtun nezdinde onların da saçları sararsın/gözleri maviye vursun/dişleri uzasın/cepleri şıngırdasın. En mühimi cep kısmı, tabii.
Umut, dolandırıcının ekmeği.
Mesut olsunlar artık!
O yüzden Genç Parti'yle İbrahim Tatlıses (hani Sauna Çetesi'nden yargılanan, Almanya'da tecavüzden, Urfa çarşısındaki kan parasını ödeyip sıyırttığı ölümden) süper örtüşmektedir. Öpüşmektedir her 2 taraf imaj vs. bakımından.
Biri esmer, biri sarışın; biri Kürt+Arap, diğeri Balkan+İstanbul; biri devleti milyarlarca dolar dolandırmış bir ailenin şanlı çocuğu, diğeri dayak/tecavüz/cinayet dosyalarından fırlama harikûlade bir rol modeli-
'Bu İkiliye Dikkat!' diyorum. Nerdeyse siyaset sahnelememizde yeni 1 Serpil Çakmaklı+Banu Alkan olayı.
Fenerbahçe İktidarı'nda elini denemiş olan Sadettin Saran (hani Hülya Avşar'ın yavuklusu) "Hülya bir rol modeldir" diyordu geçenlerde bir anahaberde. (Sonunda.)
Onun da gözü yükseklerdeymiş. Galiba başbakan ya da cumhurbaşkanı olmak istiyor Saran. 'Sağ tandanslı'
olduğunu da söylüyor aynı mülakatta. Ne hoş! Biraz Amerikan aksanlı Türkçesiyle rafine mi rafineri.
Hoş, gerçi Genç Parti (CHP kadar olmasa da) 'sol' tandanslı/Halkçı/Kemalist bir partimiz. 'Ezilenin' ümidi ve de ibo dibido libidosu.
Hülya Avşar en son İbo Şov'da gelinlik giymişti hani Tatlıses için. Dans etmişlerdi. Bu 2 rol model Genç Parti'de birleşseler.
Sadettin bey Cem Uzan vari bir Robot/Soap Opera Yıldızı/Uzay Subayı fiziğine haiz. Hakikaten kocasının sittin senelik seri aldatmalarını görmezden gelmesiyle olsun, ortaokul diploması yoksunluğunun acısını profesör azarlayarak gidermesiyle olsun, Türk tenisini mankenlik âlemine açmasıyla olsun, extra larj yorumlarının kadınlık âlemine verdiği pozitif şevkle olsun, her yenilginin ardından Faltaylı vari bir coşku ve 'Var mı benden zaferlisi?' hissiyle fırlayışıyla olsun; Havşar da acayip 1 Rol Türk Modeli'dir ve Genç Parti'ye önerilmelere layıktır. O da girsin!
BU halk da yüzde onluk barajı aştırırsa sertifikalı dolandırıcılara, her çeşit tebriğe/soyguna/dolana/dümene/iflasa/müflise layıktır.
Laik'den ziyade 'layık' yani.
Hakiki mitingçiler layık'çılar da denilebilir. Kayıkçılar da.


Radikal, 07/06/2007

 

"Zenith Süleyman" Saat Kaç?

Tamer Korkmaz


Süleyman Bey, "Basın Sözcüsü" Yavuz Donat'a "günlük yalanlamaları"nı yazdırmış, oradan öğreniyoruz... Neyi mi? Asla "Kafam Zenith marka saat gibi çalışıyor" dememiş: Reddediyor... Madem öyle, dikkat: "Zenith Süleyman" haberini yazan gazeteler muzip bir başlıkla ortadaki yanlışlığı düzeltebilirler:
"-Demirel'in kafası saat gibi çalışmıyor!"
Hikaye bu ya, Süleyman Bey "Herkese eşit mesafede" imiş: Hiçbir siyasi işe karışmadığını, hiçbir senaryonun mucidi olmadığını anlatmaya çalışıyor. Güniz Sokak'taki köşesine çekilmiş, öyle masumane oturup istirahat eden bir duayen lider havasında: Yerseniz, tabii!
Zenith muhabbeti, Demirel'in yeniden Çankaya rüyası gördüğü iddiasıyla bağlantılı olarak çıkmıştı...
Keşke Çankaya Sandığı yetişse, Demirel de aday olup halkın karşısına çıkabilse: Ne kadar çok isterim...
Saatin kaç olduğunu "Zenith Süleyman"a en iyi seçmenin anlatabileceğini düşünüyorum. Seçmenin hangi marka kol saati taktığını hep birlikte görmüş oluruz...
***
Yürümeyeceği belliydi. DYP ile Anavatan nişan yüzüklerini kısa süre içinde atıverdiler. Evlilik çöpe gitti. Merkez Sağ'daki "büyük buluşma" hüsranla hatta rezaletle sonuçlandı...
Demek ki, bu iki partinin bir araya getirilmesinin asıl maksadı onların TBMM'deki Çankaya oylamasından uzak tutulması imiş: Önce "Nokta Vuruş" ardından "Ne haliniz varsa görün!"
Hepi topu, Ağar'ın partisinin adı değişmiş oldu. Kimi önde gelen isimler kapıyı çarpıp gittiler; DP'de kayda değer bir hasar meydana geldi...
Erkan Mumcu, demokrasi sınavını kaybederek hayatının en büyük siyasi hatasını yapmıştı. "Bir öyle, bir öyle" derken şimdi hepten bitti. Mesut Yılmaz'ın tükettiği Anavatan'ı temelli bitirdi...
Anavatan'dan istifa eden Yılmaz, Rize'den bağımsız aday! Meclis'e gelirse ne diyecek? Yüce Divan hatıralarını mı anlatacak? Belki de Çankaya hesabı yapıyordur. Keşke ikinci sandık yetişse de, Demirel'le birlikte o da aday olsa!
Aday listeleri açıklandı. Ortalık karıştı. AKP ve CHP grubundaki vekiller epeyce bir tırpan yedi...
AKP'deki vitrinlik "solcu"larla CHP'deki vitrinlik "sağcı"lar listelerdeki villalarda oturuyorlar. Alıcı gözüyle baktığınızda kendinizi resmen "Face-Off" filminde hissediyorsunuz. Yüzler, el değiştirmiş...
"Nicholas Cage" Ertuğrul Günay altı yıl önce Baykal'a kurultayda rakip olurken, CHP liderini Aydın Menderes'i ziyaret ettiği için yerden yere vuruyor "Seçilirsem ilk iş olarak Erdal İnönü'ye gideceğim" diyordu. Kurultayda (şaka yapmıyorum) bu satırların yazarını bile hedef almıştı; filmin sonunda AKP'ye gitti. Gülümsü'yorum!
"John Travolta" İlhan Kesici "normalleşmenin ilacının CHP olduğu" savıyla, gerçekte resmi "anormalleşme" projesi olan CHP'ye en iyi yerden kapağı atmış durumda...
Olayı "Süleyman Demirzenith'in Cumhuriyet Halk Bankası'nda açtırdığı hesap" olarak da görebilirsiniz...
1994 İstanbul seçiminde Erdoğan'a az farkla yenilerek belediye başkanlığını kaptıran Kesici aslında maçı o zaman kaybetmişti: O seçimde; Kesici ANAP, Günay CHP adayı idi!
Final Notu: Sanal Muhtıra/ Çankaya seçiminin iptali/ DP'de birleşme işinin yatması/ Aday listeleri vs. Bütün hepsi AKP'nin ekmeğine yağ süren faktörler. Sürprize hazırlanan GP'nin atağı bile AKP'ye yarıyor. Seçmen, 22 Temmuz'da saatin kaç olduğunu "Zenith Süleyman"a soracak gibi görünüyor!

Zaman, 06 Haziran 2007

Cumartesi, Nisan 21, 2007 

Tarihten Yapraklar



Engin Ardıç


Neyse, gazetelerin sayfa sekreterleri “pikaj” dönemini çoktan geride bıraktılar da, başlıktan “p” harfinin düşme tehlikesi yoktur! Eskiden ara sıra olurdu böyle azizlikler... Bir keresinde de “şoförlere zam yok” başlığından “z” harfi düşmüştü, sayfa kartonu ofset filmi çekilmek üzere götürülürken! Kimse de farkına varmamış, ertesi gün rezillik çıktı tabii, hangi gazeteydi hatırlamıyorum.

Konumuz yakın tarih. Tek parti döneminde hangi yıl genel seçim, hangi yıl cumhurbaşkanlığı seçimi yapıldığını ha deyince söyleyebilecek babayiğit var mı aranızda, diye sormuştuk...

Varmış: Nail Güreli.

Sayın cemiyet başkanım oturdu bir dizi yazdı, peyderpey yayınlanıyor. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ayrıntılarını şöyle bir hatırlatıyor. Daha da incesini isteyenler Prof. Dr. Hikmet Özdemir’in kitabını okusunlar.

Biz de Güreli’nin kaleminden, milletvekili seçimlerinin 1923, 1927, 1931 ve 1935 yıllarında yapıldığını hatırladık... İnönü devrinde de seçimler 1939 ve 1943 yıllarında yapılmıştı... 1946 ve sonrasını az buçuk mürekkep yalamış herkes bilir, çünkü “gerçek” seçimler bunlardır.

Evet, tek parti seçimleri, seçim meçim değildi. “Şeklen” öyle oluyordu yalnızca.

O zamanlar cumhurbaşkanının görev süresi meclisin süresini aşmaz, her meclis yenilendiğinde cumhurbaşkanı da yeniden seçilirdi.

Evet ama bunlar “tek adaylı” seçimlerdi, yani aslında bunlar da seçim sayılamazlar. Önümüzdeki günlerde de öyle olacak, tek aday gösterilecek ve tek turda iş bitecek. Birileri arasından birisini seçmiyorsun, adayı onaylayıp onaylamadığını gösteriyorsun, adına seçim diyorlar.

Fakat Sayın Güreli’nin yazısından, öğrenmenin yaşı da yok sonu da çok şükür, benim de bilmediğim müthiş gerçekler öğrendim:

1923 yılında mecliste yapılan cumhurbaşkanı seçimine 158 milletvekili katılmış ve hepsi de Atatürk’e oy vermiş ama, meclis genel kurulu üye tam sayısı 287...

Yani tam 129 kişi, neredeyse meclisin yarısı, şu ya da bu nedenlerle (o nedenleri bilen bilir tabii), oylamaya katılmamış, Atatürk’ü seçmemiş!

1927 seçimlerinde bu kez koltuk tam sayısı 316 (eskiden bu sayı da değişkendi), fakat oy kullanan 288... Oturuma katılan herkes Atatürk’e oy vermiş ama katılmayan da 28 kişi var!

1931 seçimlerinde koltuk sayısı 317, oy veren 289... Gene 28 kaçak var...

1935 seçimlerinde koltuk sayısı 399, fakat oy veren 386... O zaman bile 13 kişi ortadan kaybolmuş.

Elbette meclis başkanını bu hesaba dahil etmemek lazım, birer sayı düşünüz.

Acaba bu adamlar sağlık nedenleriyle mi oy kullanmadılar?

1938’de İnönü’ye 348 kişi oy veriyor, 51 kişi ortalıkta görünmüyor... 1939’da yepyeni bir mecliste bile 16 kişi oy vermemiş... 1943 yılında, anlı şanlı Milli Şef’in en koyu dikta döneminde bile 455 mebustan 435’i oy veriyor, 20 kişi gene yok... 1946’da kaçaklar 14 kişi.

Herhangi bir “spekülasyon” yapmıyorum, yalnızca bilgilerinize sunuyorum. Fakat bir de soru soruyorum: Acaba ikinci, üçüncü adaylar da çıksaydı daha iyi olmaz mıydı bu seçimlerde?

Diyelim Atatürk’e karşı Fethi Bey de, İsmet Paşa da adaylıklarını koyuyorlar da gene Atatürk seçiliyor... Ya da Milli Şef, görüntüyü kurtarmak için kendi dikta döneminde kendisine karşı şeklen de olsa başka bir adaya, sözgelimi Peker’e ya da Saraçoğlu’na izin veriyor...

Sonuç değişmezdi, diyeceksiniz.

İşte sonucun değişmemesi de bu yönetimin bir demokrasi olmadığını gösterir. Demokrasi olsaydı ayrı bir partiden Hüseyin Avni Bey de aday olurdu, hiç olmazsa mecliste bulunurdu, Rauf Bey de, Kâzım Karabekir de, hatta belki TKP üyesi Doktor Şefik Hüsnü de... Kazanırlardı, kazanamazlardı, o ayrı konu. Hiç olmazsa sesleri duyulurdu.

Yazımızı Nail Güreli’nin bir cümlesiyle bitirelim de, en azından İnönü konusunda başka söze gerek kalmasın: “Atatürk, cumhurbaşkanlığı için kendisinden sonra Mareşal Fevzi Çakmak’ı düşünüyordu!”

Hani şu CHP mahfillerinin ısrarla “tutucu, gerici, gericilerin adayı, karşıdevrimci” dedikleri kişi canım... Meğerse Atatürk’ün adayıymış! Bu haksızlığın ayıbı günümüzün hangi “sözde solcusuna” yetecek?
Akşam, 15.04.2007